Oscar sinema

4 Cümlede Oscar Adayları

Bu sene adayları son ana bırakmadan bitirdiğim için tek tek yorum yazmak yerine göze çarpan yedi tanesini dörder cümleyle özetleyeceğim (bırakın cümleleri saymayı, sadece okuyun yeter :) ).

THE SOCIAL NETWORK

Facebook sitesinin kurucusu Mark Zuckerberg ve arkadaşlarının hikayesini anlatan film usta yönetmen David Fincher elinden çıkmıştır. En iyi film, yönetmen, erkek oyuncu, görüntü yönetmeni, müzik ve kurgu dallarında aday olan filmin bu kadar sükse  yapmasının sebebini yapımdan çok popüler kültürün bu aralar (fakat tabi ki sonu kaçınılmaz) vazgeçilmezi olan Facebook’tan geldiğini kabul etmek lazım. Yönetmenin büyük bir katkısı olsa da 120 dakika sürmesine gerek kalmayacağını ve bu kadar çok dalda adaylığı hak etmeyeceğini filmi izlediğinizde fark edersiniz. “The Village“, “Cursed“, “The Hunting Party” gibi filmlerden hatırlanan  Jesse Eisenberg’in genç yaşına rağmen Oscar adayı olması büyük bir başarı fakat Colin Firth ve Javier Bardem varken bu sene şansı oldukça az görünüyor.      
BLACK SWAN                  
Bu seneki adaylardan beni en çok etkileyen ve hatta izleyeli 1,5 ay olmasına rağmen aklıma geldikçe sırtımın kaşınmasına sebep olan 108 dakikalık harika bir film! “Pi“, “Requem For A Dream“, “The Wrestler“‘ın meşhur yönetmeni Darren Aronofsky’ın yönettiği filmin baş rolünde Oscar’ı kesinlikle hak eden Natalie Portman oynamaktadır. New York’ta Kuğu Gölü’nün baş balerini olmak için büyük bir azim ve hırsla çalışan yetenekli balerin Nina’nın rolü hak etme mücadelesini anlatan hikaye dans sevenlerin ilgisini ne kadar çekti bilmiyorum ama baleyle hiç ilgisi olmayan beni o kadar etkiledi ki yarattığı gerilim yüzünden hem bir an önce bitmesini hem de devam etmesini istedim. NTV’de izlediğim bir programda anlatılana göre, Natalie Portman 12 yaşından beri profesyonel olarak hiç dans etmediğinden bu rol için çok uzun süre çalışmış ve kesinlikle başarmış!
THE KING’S SPEECH
Black Swan’den sonraki favori adayım olan The King’s Speech, daha önce adını duymadığım Tom Hooper tarafından yönetilmiş sade fakat bir o kadar da etkileyici 118 dakikalık tarihi bir dramı konu alıyor. İngiliz Kraliyet ailesi tarihini anlatan filmlerin arasından hızlıca üst sıralara yükseldiği görülen yapımda, babası beşinci George’un ölümüyle mecburi olarak tahta geçen altıncı George’un 4-5 yaşından beri en büyük kabusu olan kekemeliğini yenme mücadelesini izliyoruz. Yıllardır Oscar da dahil bir çok adaylığı olmasına rağmen Oscar siftahı yapamayan Colin Firth, 2009 yapımı “A Single Man” ile bu heykelciğe çok yaklaştı ve umuyorum bu sene sahip olacak. “Frankestein“, “Fight Club“, “Big Fish“, “Charlie and The Chocolate Factory“, “Sweeney Tod: The Demon Barber of Fleet Street” ve “Harry Potter” serisi gibi filmlerde oyunculuğuyla göz dolduran Helena Bonham Carter da Kraliçe Elizabeth karakteriyle Colin Firth’e eşlik ederek adaylığa göz kırpıyor.
THE FIGHTER
Yönetmenliğini David O. Russell’ın yaptığı, bir boksörün hayatını anlatan 115 dakikalık film, 2008 yapımı “The Wrestler“‘dan sonra “Neden Allah’ım neden?!?!” demekten beni alıkoyamıyor. Oscar adayı olduğu için izlemeye mecbur hissettiğim bu boksör filmleri umarım iki sene sonra aralarına üçüncüsünü de almadan hayatlarımızdan çıkar giderler. Buna rağmen, bir çok dalda aday olan filmin oyuncu kadrosu o kadar sağlam ki izlerken Christian Bale’i, Amy Adams’ı ve Melissa Leo’yu rol yaparken göremiyorsunuz çünkü onlar rollerini resmen yaşıyorlar. “American Psycho“, “The Machinist” ve “The Dark Knight“‘tan sonra Christian Bale beni dördüncü kez büyüleyerek yardımcı erkek heykelciğini kazanması beklenen aday olarak görünüyor.
THE KIDS ARE ALL RIGHT

Sıra dışı konusu, zengin oyuncu kadrosu ile göz dolduran keyifli bir komedi olan The Kids Are All Right’ı (bazı bölümler dışında) genel olarak sıkılmadan 106 dakika boyunca izleyebilirsiniz. Lezbiyen bir çift yapay döllenme yoluyla iki çocuk sahibi olur ve çocuklar belli bir yaşa geldiklerine babaları ile tanışmak isteyerek Mark Ruffalo’nun canlandırdığı Paul’ü bulurlar. Paul’ün hikayeye sızmasıyla aile düzeni tahmin edilemeyecek şekilde bozulur ama bu durumu “Eyvahlar olsun!” demeden komedi olarak ele alırlar. Oscar adayı olmayı çok hak ettiğini düşünmediğim filmde Annette Bening en samimi karakteri oynarken, Julianne Moore ise antipatikliğin doruklarında bir karakter canlandırarak saç baş yolma sebebi oluyor.
127 HOURS

Trainspotting“, “28 Days Later“, “Slumdog Millionaire” filmlerinin ünlü yönetmeni Danny Boyle hatırına izlense de en iyi film, erkek oyuncu, uyarlama senaryo, müzik (müzikler güzel o ayrı) ve kurgu dalında aday olacak kadar başarılı olmadığını düşündüğüm 94 dakikalık bir film. Tek mekan filmlerine dahil olma potansiyeli bulundursa da “Buried” gibi gerilimi daha yüksek tek mekan kullanılan bir film varken neden 127 Hours’un bu kadar abartıldığını çözmüş değilim. Genç bir dağcı olan Aron (James Franco), Utah yakınlarındaki kanyonlarda mutlu mesut son ses müzikle dolanırken büyük bir kaya parçasının arasına sıkışır ve o andan itibaren 127 saat boyunca yaşam mücadelesi verir. Yalnızlığın, açlığın, susuzluğun ve ölümün korkusuyla sık sık geçmişe dönen Aron, bu gerilimi ve dramı izleyiciye güzel bir şekilde aktarsa da filmi favori aday yapamıyor gibi görünüyor. 

WINTER’S BONE

Aksiyondan fazlasıyla uzak, sade fakat dram açısından oldukça yoğun ve etkileyici bir senaryoya sahip filmde Ree iki küçük kardeşine ve hasta annesine bakmak zorunda kalan 17 yaşında gencecik ama belki çoğumuzdan daha dirençli ve hayata tutunan bir karakterdir. Terk eden babasını bularak aileyi düzeltmeye çalışırken hayatın acımasızlığıyla sıklıkla yüz yüze gelen Ree’yi canlandıran Jennifer Lawrence senaryo ile oyunculuğunu konuştursa da filmin sadeliği sanki adaylık için yetersiz gibi durmaktadır. Bununla birlikte, rüyalar diyarı Amerika’da beyazların da zor durumda kaldığını, acı çektiğini ve hayatın kabus da olabileceğini senaryo göz çarpıcı şekilde anlatarak artı puanları topluyor. 100 dakika bu yalın anlatım çekilir mi derseniz, orası size kalmış…

Yazar hakkında

admin

Yorum Bırak